Ögrenme Güclügü mü, Ögretme Güclügü mü?

"Öğrenme güçlüğü"diye ne menem bir şey olduğunu bir türlü anlamlandıramadığım bir klinik tanı var. Bu "tanı"da bulunanların(!) büyük kısmı ise öğretmenler. Öğretmenliğin çok güç bir meslek olduğu muhakkak. Ayrıca mevcut eğitim sisteminde çocukların farklılıkları gözetilerek yapılandırılmış bir öğretme metoduna yer olmadığı da vakıa. Eğitim kurumları fabrikalara dönüşmüşken ve öğrencilerle birlikte öğretmenleri de çarkları arasında çiğnerken bacalar tütmeye devam ediyorsa, bu durum kapitalist sistemin aşırı kaygılı veya bezgin ebeveynlerinin bir ürünü aynı zamanda..

Hal böyleyken baş edemediği, anlamlandıramadığı bu varlıklarla  tek tek iletişim için yeterli zamanı da asla bulamayacak bir öğretmenin içinde bulunduğu durumu "öğretme güçlüğü"şeklinde tanılaması akla ve mantığa çok daha uygun olurdu. Ya da belki de öğretmeye çalışmanın yollarını ararken aslında sadece kılavuzları ve koltuk değneklerini sağlamakla yükümlü olduğumuzu farkedebilmemiz..
Neyle ilgilenmesi gerektiğine karar vermek yerine, ilgilendiği şeyle ilgili merakını gidermenin yollarını sağlamamız gerekirdi. Egitim sözcüğüne "Sistemi" ilave edilecekse ancak bu biçimde anlamlı olurdu.

Bir öğretmen fert olarak nasıl saygın ve değerliyse, çocuğun da öyle olduğu ön kabulüyle elimizdeki kaşeleri bir kenara bırakıp yoldaki dikenleri temizlememiz gerekirdi belki de.
Yine bir okul dönemininin sonuna yaklaşırken annelerin gündeminde "ögrenme güçlüğü", "dikkat eksikliği", "dehb" gibi konularla birlikte akademik başarı kaygıları, eğitim planları var.
Tamamiyle yapay biçimde kurgulanmış şehir hayatında, yapay beslenip yapay yaşayarak/yaşama eklemlenerek, yapay öğrenerek yetişen çocuklar bir terslik olduğunun farkında. Verdikleri sinyaller de çoğunlukla bundan ibaret oysa ki.
Elimizde bir cetvelle santim santim ölçerek, planlayarak ve hesaplayarak tüm kötü sürprizleri ilaç şişelerine sıkıştırmanın, kapaklarını sıkıca kapatmanın ve toprağa gömmenin derdindeyiz. Çocuklarımızın geleceklerini garanti altına almanın! Garanti?
Garanti altına alınmış bir geleceği kim arzular ki? Milimi milimine hesaplanmış, önceden kararlaştırılmış, büyük yatırımlar yapılmış bir geleceği, içinde kendisinin ve arzularının yer almadığı bir geleceği kim ister?
Tam da burada kafamdaki sahne, Küçük Prens sinema filmindeki minik kızın hayatından..
...
Çocuklarımız adına buna nasıl karar veriyoruz? Bu fazlaca endişeli halimiz onların benliklerine olan saygımızı zedelemiyor mu sizce de?
Bu gem vurulmaz kontrol arzumuz yeryüzünün kanunlarına aykırı değil mi? Acziyetimize aykırı!

Biraz sakinleşip, melissa çaylarımızı duble kupalarımıza doldurup arkamıza yaslanalım.
Çocukluğumuzu düşünelim, şimdi nasıl yetişkinlere dönüştüğümüzü.. Bu kadar mı rahatsızız dönüştüklerimizden?
Mutlu mu değiliz?
..
Tersi mi?
Çocuklarımız bize benzemiyor diye mi korkumuz, öngöremediğimiz bir gelecek mi endişelendiren?
Aaaamaaan!
Mevcut halimizin anne ve babamız tarafından programlandığına, kodlarımızın /kaderimizin onlar tarafından yazıldığına mı inanıyoruz da bu denli kaygılıyız?
Kodlar yazmamız, çocukları kontrol panelleriyle programlamamız gerektiğini düşündüren nedir ki?
Yolcuyuz, gelip geçiyoruz da aslolan nedir?
Aç mı kalır çocuklarımız? Milyonlarca çocuğun her biri de doktor, mühendis ya da mimar olmazsa diye mi korkuyoruz?

"Insanların seçme özgürlükleri yoksa; bilinç, bireyi korumak için kendini kapatır ve farkındalığını azaltır" diyor Özgür Bolat. Yazının tamamı için burayı tıklayabilirsiniz.

Onlar adına tercihler yapıp, yarışlara koşmadan önce düşünmekte fayda var..
Kim adına, kime rağmen?


Banksy'e ait bir stencil



0 yorum:

Yorum Gönder

 

Facebook

Video Of Day

Google+ Followers

Advertisement