Ramazan Ayı'nda bir Mimar Sinan Camii Gezisi


Astım sıkıntısıyla uyandığım bir günün sabahında hiç de enerjim yokken sevgili dostumdan gelen bir telefon..ve hooop! İki küçükle Mimar Sinan Camii'ndeyiz. Küçükler kozalak toplayıp, ağaçların altında koştururken biz de bu kısa serbest zamanı degerlendirip iki lafın belini kıralım dedik. Ama yok anam, çocuktan  başka mesele konuşamaz olmuşuz. Bırak işte, eğleniyorlar, tasaları yok. Dünyanın kalanına dön..ama yok! İlle de biricik çocuklarımız.

Klasik parktan, gemi parka, gemi parktan kule parka..ille de park bu arada :)
Kozalaklarımızı çantalarımıza doldurup heyecanla gitmeyi bekledikleri camiye girdik.
Camilerdeki çocuk dokunulmazlığının mutluluğuyla özgürce koşup alabildiğine oynadı minik kurabiyeler.
Sonra da camii içinden çarşıya inen merdivenleri kullanarak alt kattaki kitapçıya uğramaya karar verdik. Kitapçı çok hoş göründü gözümüze, geçmişte de bir iki kere uğramışlığım vardı ancak bu sefer çocuk kitapları bölümündeki masa ve sandalyeleri görerek daha bir kanım ısındı. (Algıda seçicilik olsa gerek yeni fark ettim)
Kitap raflarında Kültür Aş.'den çıkan Mevlana İdris kitaplarını görünce heyecanlandık. Ambalajlı çocuk kitabı serisinin birini kitapçıya göstererek ambalajı açıp açamayacağımızı sorduk. Neyse ki izin çıktı. (!) Arkadaşım kitabı incelerken minikler de merakla çevresini sarmıştı. Kitabı okuyup aslında serinin diğer kitabıyla daha çok ilgileneceklerini düşünerek kitapçıya gitti arkadaş. Aldığı yanıt: 'Hayır! Burası sey değil! Onun ambalajını da satın alınca açarsınız artık!" oldu.
Haklı tabii.. Orası şey değil ki. Bir kitapçı için de pek 'şey'sayılmaz gerçi burası.Artık neyse bu şey. Kütüphane?
Çok şey değil, listeden bir kitapçı eksilmiş oldu. Nasip..

Keyfimizi bozmadık.. Birkaç ay önce açılan Düştepe Oyun Müzesi'ni de ziyaret etsek diye düşündük ancak hava koşullarıyla, sınırlı zamanın hain işbirliği sonucu vazgeçtik.

Dönüş için yetişilecek yerler, yapılacak şeyler anne kişisinin zihninde listelendi ve yola revan olduk.

Zilyon tane irili ufaklı kedi sevdiği, bol molalı bir eve dönüş yolunda ansızın bir mola habercisi daha geldi.
-Anneeeaaa baksana ne şeker kediii, bunu da sevebilir miyim?

Zaten kedi menzile girdiği anda eşkâlini almış, olası hasar tesbitinde bulunmuş, peşinen hükmümü vermiş olan ben:
-Oğlum kedicik ıslanmış ve çamurlanmış bence başka zaman sevelim.
-ama anne..(burada uzun uzun cümleler, itirazlar falan vardı)
-yavrucuğum yaralı üstelik, bak hafiften aksıyor. Hırçın olabilir, hadi gel.
-neaaa?! Yaralı mııı?( Sarkan alt dudaktan çıkan bir sitem) inşallah çantanda bandaj vardır anne, çok yazııık
-oğlum ben veteriner değilim ki, üstelik sen de yaralanıyorsun geçiyor değil mi? Kötü değil.. İyi olacaktır, üzülme.

Kedinin peşinden gideyazan oğlan güc bela ikna edilir, sonra da ahhh ya gerçekten kötüyse diye bu sefer de iç sesle boğuşulur.
Bu kafa ve çene kombinasyonuyla bizim iki dakikalık market yolculuklarımız bile maceraya (!) dönüşüveriyor işte böyle. Hayır de bırak! Sebep söylemeyiver.

Her zamankinden daha sakin olmalıyım diye kendi kendime söylenirken içli köftem molalarına yaptığım itirazlardan içlenmiş, hırçınlıkta yeni aşamalar deniyor. Baktı olmadı : 'Hatalıyım komutan annem! Beni affet. Elini bırakıp koşmayacağım..bide marketlere girmeyeceğim. Artık sana komutan anne diyeceğim çünkü sen herşeyi bilirsin! ' demesin mi?!
-Komutan anne mi?
-Evet, bence sana çok yakıştı.
-Ben pek sevmedim, anne demen hoşuma gider.
Hiç de tehlikeli olmayan sıradan bir kaldırım kenarında hiç de tehlikeli olmayan adımları atmadan önce, acemi ip cambazı gibi dizlerini bükerek;
-Anne! Burada yürüyebilir miyim? Bak senden izin aldım!
-!?!?

Hayır de bırak mı demiştim? Aaaay ayy!
Demek komutan anne ha!  :)





0 yorum:

Yorum Gönder

 

Facebook

Video Of Day

Google+ Followers

Advertisement